
Geçtiğimiz hafta Tayyip Erdoğan Batı’nın ahlâksızlığını aldık diye saçma sapan bir laf etti. Gerçi bu lafı etmesi Erdoğan gibi kara cahil bir insan için sıradan bir olay sayılabilir. Nitekim Erdoğan kimi zaman kabalığından, yani incelik nedir bilmediğinden, kimi zaman da AKP’ye oy veren yobazlara “biz değişmedik,” mesajları vermek istediğinden, böyle abuk sabuk sözler edebiliyor. Bir nevi tribünlere oynuyor. Ancak iş o kadar basit değil, zira bu laf aslında onun gibilerin ve AKP’ye oy verenlerin kendileri dışında kalan insanlara, kendileri dışındaki dünyaya nasıl baktıklarını gösteriyor.
I
Bu meseleyi biraz açmak için öncelikle bunların kendileri dışındakileri nasıl gördüklerini gösteren bir örnek vereceğim. Bir süreden beri Hürriyet gazetesinde Özdemir İnce, İmam Gazalî’den ve Kuran’ın yanlış tercümelerinden bahsediyor. İnce Gazali’den bahsedince, aklıma Gazali’nin bende olan bir kitabı geldi ("İslâm Ahlâkı", Çev. Âkif Nuri Karcıoğlu, İstanbul: Huzur Yayınevi, 1991). Kitap ilk olarak 1969 yılında yayınlanmış. Bakın kitabın çevirmeni yazdığı önsözde ne diyor:
Nedir şu caddelerde sürünen kadın kılıklı sözde erkekler? Nedir o insanlıktan ayrılmış et külçesi kız bozuntuları?
Bunlar hangi neslin ahfadı? Doksan yaşındaki dedeyi otuz yaşındaki toruna, dokuz yaşındaki torunu da doksan yaşındaki nineye iğrenç nazarlarla baktıran ve baktırtan bir sistemin yetiştirdiği nesli ta kendisi. Başka değil. Meselenin vehameti işte buradan geliyor. Ahlâkî çöküntüyü hazırlayan amillerin başında çürük bir sistemin hegemonyasının bulunması ve bizzat sempatizanları tarafından ahlâksızlığın revaçlandırılması geliyor.
Bir gün gelir de ahlâkî buhranımızın müsebbiplerini yargılayan bir mahkeme kurulacak olursa, ilk önce o sistemin sorumlularını darağacına çekecektir. (…) Yarının Türkiye’sini kuracak nesil, bu projektörlerin ışığı altında her yönden mücehhez olarak yetiştirilecek olan nesildir. İşte biz bu nesli bekliyoruz. Ve bu neslin ilk mayası tutmak üzeredir. (…) Allah’ım sen bize bu nesli çok görme! (s. 7-8)
Gördünüz mü, işbaşına gelirlerse birtakım kişileri darağacına çekeceklermiş. Gerçi bunlar 1969’da yazılmış, ama bugün geçerli olmadıklarını kim iddia edebilir? Bu zihniyet o zamandan bu yana bir gelişme kat etti mi?
II
Ancak İslâmcıların bu kafaca geri kalmışlığı kimi zaman kendi içlerinde de eleştirilere neden oluyor. Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Ali Murat Güven sonunda dayanamayıp, Said-i Nursî’nin sinemaya gittiğini anlattığı bir yazısında şunları yazmış:
Ortalık parayı erken bulmuş, ama kendisine ceketiyle uygun renkte bir kravat almaktan aciz, ayakkabısına en son boyayı altı ay önce sürmüş, soba borusu gibi pantolonlarla dolaşan bir sürü sözümona “mütedeyyin kıro”dan, “İslâmcı berduş”tan geçilmiyor. Sanata, bilime, estetiğe, kaliteli yazı ve hitabete, kişisel hijyene bütünüyle ilgisiz, tek derdi “cukka yapmak” olan bir sürü adam ve kadın. Yiyemeden göçüp gideceği yastık altı paracıklarından bir dirhemini, hayat yolunun henüz başlarındaki gencecik bir şaire, yazara, ressama, sinemacıya ya da evlenmek için çırpınan birine ver deseniz, on dakika boyunca kalbi sıkışan tiplerdir bunlar. Tıpkı, geçtiğimiz hafta Hilâl TV kısa film yarışmasında ödül kazanan gençleri desteklemek için kendilerinden bir kaç bin lira sponsorluk desteği istediğimizde elleri ayakları birbirine dolaşan o “muhafazakâr” bankanın yöneticisi ya da İstanbul'un kocaman bir ilçesinin “muhafazakâr” belediye başkanı gibi… (Bu yazıda yeri yok diye daha fazla açmıyorum; ama hiç merak etmesinler, hepsinin tek tek canına okuyacağım.)
Sizi, dünyadan ve infaktan bihaber “köylüler” sizi…
Bu rezil durum, bizim ümmet olarak 1000 küsur yılda “Medine kentliliği”nden “Kerbela bedevîliği”ne gerileyişimizin de yürek sızlatan öyküsü aslında...
O yüzden, hâlâ bilimi ve sanatı cömertçe destekleyen, sponsorluk bilinci yerli yerine oturmuş bir “muhafazakâr burjuvazi” sınıfımız yok bizim; o yüzden en alçakgönüllü bir kültürel etkinlikte bile oturacağımız sandalyeyi bize temin edecek üç kuruşluk bir sponsor bulamıyoruz. O yüzden, bazılarının izleme gereğini bile duymadan yerden yere vurduğu “Takvâ” filminde tasvir edilen atmosfer her karesiyle gerçekleri anlatıyor. Para, makam ve kadın üçlüsü bu cepheyi darmadağın etti.
Hayata bir daha gelecek olsam, Üstadıyla Kur'an üzerine tartışıp Ayasofya'da namaz kıldıktan sonra onunla birlikte sinemaya giden Molla Süleyman olmak isterdim. Çünkü bugünün İslâmcılığı, daha doğrusu üzerine türbe yeşili kırışık bir gömlek giymiş olan “taşralı İslâmcılığı” beni artık iyiden iyiye boğuyor.
III
Şimdi bunların ne durumda olduklarına bir üniversite hocasının yazdıklarından örnek verelim. Zamanında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yapmış olan Hüseyin Atay kitabında bu İslâmcıları şöyle tarif ediyor ("Kuran’a Göre Araştırmalar", Cilt 5, Ankara: kendi basımı, 1995):
İki asırdan beri teknikte ve modern ilimlerde kalkınamamamızın sebeplerini din ve ilim, diğer bir deyişle din ilmi zihniyetinde bulmak istiyorum. 17. asırda çöküşe geçen din ve din ilmi zihniyeti öyle etkili bir şekilde sürüyor ki, sadece iki kutup insanın değil, bütün vatandaşların hareketlerinde, davranış ve fiillerinde açıkça ortaya çıkıyor.
Bu zihniyetin mahiyetini ve amacını iyi teşhis edip belirlemek bir zorunluluk olarak ortada durmaktadır. Bu hususta belirli nitelikleri tespit etmeye çalışalım:
a) Çok düşük seviyede taklitçidir. Taklitte bile maharet göstermeyi önemsemez. Doğu ve Batı taklitçileri aynıdır.
b) İnsana değer vermez. İnsanı köle gibi kullanmaya çalışır. Onun kendisinin yaşadığı hayat tarzının altında bir yaşam sürmesini ister ve her an kendisine muhtaç olmasına dikkat eder. Bu hususta Doğucular ve Batıcılar arasında fark yoktur.
c) Şahsiyet düşmanıdırlar, her sahada bilgiçlik taslarlar ve ukalalık ederler. Başkalarının fazla bilmesine tahammül edemezler, şahsiyetleri incinir.
d) Muhaliflerine azılı düşman muamelesi yapar ve hayat hakkı tanımazlar.
e) Bildikleri şeyleri kaset gibi tekrarlayıp durular. İlmi överler, ama ilim adamına düşmanlık yaparlar.
f) Sözlerinde durmaz ve verdikleri sözleri yerine getirmezler. Sözleri ile işleri çelişiktir.
g) Menfaatlerine göre ahlâklarını, hareket ve davranışlarını ayarlarlar.
h) Kabahatleri hep başkalarına atarlar, beceriksizliklerini hep muhaliflerine yüklerler.
ı) Dinin, milletin, devletin menfaatlerini kendi menfaatleri içinde görürler. Kendilerine ne kadar çok şahsî fayda sağlayacaklarsa, devlet işine o kadar önem verirler.
j) Bunların dindarlıklarına da, dinsizliklerine de güvenilmez. (s. 33-4)
IV
Son olarak, bunların Batı’ya bakış açıları hakkında kısa bir alıntı yapalım (Tanıl Bora, “Milliyetçi-Muhafazakâr ve İslâmcı Düşünüşte Negatif Batı İmgesi”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık, Cilt 3, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002):
Batı-karşıtlığı, Milliyetçi-Muhafazakâr söylemde, Batı’nın doğrudan doğruya bir tehdit olarak algılanmasında yatar. Rasyonel ya da pragmatist adımlarla değiştirilemeyecek kadar fundamental, varoluşsal bir tehdit sayılır bu; konjonktürel değil, süreğendir. Batı, Müslümanlığa-Türklüğe fıtraten düşmandır. Öncelikle, Batı esas itibariyle Hıristiyan olduğu için böyledir bu. Hıristiyanlığın politik kültürü yahut popüler adıyla Haçlı zihniyeti, zaten İslâmla özdeşleştirdiği Türkleri, Müslümanlığı yok etmeye dönük azamî hedeflerinin önünde en güçlü direnme olarak görmektedir. Sadece emperyalizm değil, modern uygarlığın yayılma dinamiği de, bu tarihsel husumet dinamiğinde yorumlanmalıdır, buna göre. Garplılaşmayı Haçlılığın devamı olarak görmek, bu noktada zor olmayacaktır. (…)
Batılı kültür emperyalizminin yaptığı tahribatın, halkı millî/öz değerlere duyarsızlaştırmasıyla ve yabancı kültür unsurlarını şırınga etmesiyle gerçekleştirdiği düşünülür. Milliyetçi-Muhafazakâr fundamentalizmde yabancı kültür, bizatihi yabancı oluşuyla yanlıştır/zararlıdır. Hususen tanımlanmasına gerek olmadığı varsayıldığı içindir ki, bu kötülüğün/zararlılığın içeriğine ilişkin betimlemeler sınırlıdır. Bu vulger betimlemelerde Batı kültür istilasının esası, her türlü maneviyatı ayaklar altına alan maddeciliğin ve ahlâksızlığın yayılmasıdır. (s. 254-5)
V
Peki, İslâmcıların bu bakışlarının kaynağı nedir? Niye böyle saplanıp kalmışlardır?
İslâmcılar gerçek “doğrunun” kendilerinde olduğunu, diğer felsefî akımların, ideolojilerin ya da dinlerin kendilerine ait doğrularının tamamıyla yanlış olduğunu düşünürler. Kendi doğrularından o kadar emindirler ki, bunu başkalarına bildirmenin ve topluma bu “doğru” doğrultusunda müdahale edip yön vermenin bir ödev, bir hak olduğuna inanırlar. Evrensel olduğuna inandıkları doğrularını topluma dayatmakta ve toplumu o yönde değiştirmekte bağnazcasına ısrarlıdırlar. Zihinlerindeki “doğru toplum” projesine öyle inanırlar ki, içinde yaşadıkları toplumun ve hatta çağın koşullarının bu proje ile bağdaşıp bağdaşmadığını düşünme zahmetine katlanmazlar bile. Bu koşulları anlamak ve ona göre çözüm önerileri üretmek yerine, zihinlerinde biçtikleri elbiseyi topluma giydirmeye çalışırlar. Bunda da körü körüne kararlıdırlar.
Ancak elbise topluma uymaz; uymadıkça da bunlar hüsrana uğrarlar, öfkelenirler. Elbiseyi, kendi cahilliklerini, zihinsel geri kalmışlıklarını değil, toplumu suçlarlar. Onun içinde kendilerini engelleyen düşmanlar ararlar. Böyle yaparak toplumu ikiye bölerler – “biz (inananlar, Müslümanlar) ve bizim dışımızdakiler (laikler, günahkârlar).” Böylece onların doğrularına uygun olarak yaşamayan insanları “ötekileştirirler.” Tek doğrunun kendi doğruları olduğunda ısrar ettikleri ve diğerlerinin yanlış yolda olduğunu düşündükleri için, kendilerinden farklı olan kişileri asla anlamaya çalışmazlar. Anlamadıkça da bu insanlara giderek yabancılaşırlar ve sonunda onlara düşman kesilirler.
Toplumun kendileri dışında kalan üyelerini bu şekilde düşman olarak gördükleri için, hem devleti hem de toplumu fethedilecek bir ülke, içeriden ele geçirilecek bir kale gibi görürler. Bunların önderleri, kendilerine bağlı cahil kitlelere devleti ve onun kurumlarını ele geçirmeleri için taktikler verir. Amaçları, bu kurumları denetimlerine alıp kendi “doğrularını” topluma tepeden dayatmak ve bu sayede kendileri dışında kalanların yaşam alanlarını ortadan kaldırmaktır. Üstelik bunlar bu yolda kendilerine yardım edecek sahtekârları, satılmışları, hainleri ve saf aptalları bulmakta hiç de zorlanmazlar.
Ama devleti ele geçirmekle her şey bitmez. Yıllar boyunca kıyıda köşede, yeraltında yaşamış olmanın verdiği eziklik, ele geçirdikleri iktidarın gücü ile birleştiğinde başları dönmeye başlar. Bunların her biri, her grubu bu güçten pay ister; bunu aldıkça da ellerindeki ile yetinmez, hep daha fazlasını isterler. Açlık açlığı doğurur. Sonunda birbirleri ile çatışmaya başlarlar. Böyle çatıştıkça da hem devleti hem de toplumu güçsüz düşürürler, onu karmaşaya sürüklerler. Sonuç her açıdan bir hüsrandır.
VI
14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti seçimleri kazanıp iktidara geldiğinde, bundan güç alan gericiler Cumhuriyet’in ilk yıllarında sinip saklandıkları kovuklardan çıkıp yeniden ortalıkta dolanmaya başlamışlardı. İşte bugün başımıza musallat olan tipler o zamandan itibaren yavaş yavaş palazlanmaya başladılar. DP gittikten sonra Demirel, 12 Eylül’den sonra Evren ve Özal, 90’larda Çiller ve Yılmaz bunlara hep arka çıktı. Şimdi hiçbirinin esamesi okunmuyor. Ama onların besledikleri tipler hâlâ buradalar.
DP’nin tek başına iktidarı elinde tuttuğu dönemde, Adnan Menderes güçten başı dönmüş hâlde DP’li milletvekillerine, “odunu aday göstersem seçilir,” diyordu. Ne yazık ki, sonu darağacında bitti. Yine de sormadan edemiyorum, sakın Menderes’in bahsettiği o “odun” son iki seçimdir meclise giriyor olmasın?
* * *
Bu gönderi ile birlikte 2006 Ekim’inden bu yana 100 gönderi olmuş. O yüzden bir video koyayım dedim. Kansas’ın 1976 tarihli “Leftoverture” adlı albümünden “Carry On Wayward Son” parçasının aynı tarihli klibi. Yieyytt!


