Thursday, June 26, 2008


KÂFİR

Ne zamandan beridir Ayaan Hirsi Ali’nin “Infidel” adlı kitabını alıp okumak istiyordum. Bir ara internetten kitabı word dosyası biçiminde bulmuştum, ama okumaya fırsatım olmamıştı. Sonunda, ben okuyuncaya kadar Türkçe çevirisi “Kâfir” adıyla çıktı. Kitabın reklamını görür görmez kardeşime aldırdım.

Ayaan Hirsi Ali aslen Somalili. İstemediği bir adamlar evlendirilmek zorunda kalınca Hollanda’ya kaçıyor ve mülteci oluyor. Kendini yetiştirip üniversitede siyasal bilimler okuyor ve sonunda Hollanda meclisine milletvekili olarak seçiliyor. Kendisi aynı zamanda Theo van Gogh ile birlikte “İtaat” filmini çekmiş. Ancak van Gogh’un öldürülmesinden sonra aldığı tehditler ve bazı politik olaylar yüzünden Amerika’ya yerleşmek zorunda kalıyor. Zaten Hollanda’daki Müslümanlar İslâm hakkında yaptığı açıklamalar yüzünden ona kin besliyorlar. Nitekim Ali de bir ateist. İşte “Kâfir” de onun otobiyografisi.

Kitap oldukça akıcı bir olay örgüsüne sahip ve Afrika’daki İslâm ülkelerinin içler acısı hâlini ilk elden anlatıyor. Özellikle kadınlar hakkındaki – sünnet ve erkek baskısı gibi – olaylar oldukça ibret verici; okudukça bir kez daha Türkiye’deki laik sistemin nimetlerini anlıyorsunuz. Dincilerin Ali’ye kin beslemelerine ve ölümle tehdit etmelerine şaşmamak gerek.

I

Bütün bunlar pek güzel de, kitabın güzelliğini bozan bir şey var: çevirisi özensiz. Kitap baştan sona imlâ hataları ile dolu. Bazı yerlerde virgül ya hiç kullanılmamış ya da yanlış kullanılmış, ayrı yazılması gereken -de’ler, -da’lar bitişik yazılmış, yer yer dizgi hataları var. Kimi yerlerde çeviriler yanlış olmuş, orijinali ile ilgisi olmayan şeyler yazılmış. Eksik kelimeler bile var.

Yanlış ve eksik çeviriler için üç örnek vereyim. Çevirilerdeki imlâya hiç dokunmadım. İlk örnek şöyle:

Yüz yıllar boyunca, herhangi bir şeyi sorgulamayı reddederek işleyişi reddederek sadece Kuran’ın söyledikleriyle davranıyorduk. Bu kadar uzun bir süre sebeplerden kaçmıştık, çünkü inancımızın bütünleştiriciliğiyle yüzleşme kabiliyetimiz yoktu. (s. 353)

Hangi işleyiş reddediliyor? Hangi sebeplerden kaçınılıyor? İnancın bütünleştiriciliği ile yüzleşmek ne demek? Zaten bir virgül de eksik. Bir de İngilizcesine bakın:

For centuries we had been behaving as though all knowledge was in the Quran, refusing to question anything, refusing to progress. We had been hiding from reason for so long because we were incapable of facing up to the need to integrate it into our beliefs.

Türkçe çeviri ile tamamıyla alâkasız bir cümle. O kadar baştan savma bir çeviri ki, “reason” kelimesi ilk anlamı olan “neden” kelimesiyle çevrilmiş. Halbuki cümlede “akıl” anlamına geliyor. Ben kabaca şöyle çevirdim:

Yüzyıllar boyunca sanki tüm bilgiler Kuran’da yer alıyormuş gibi davranmıştık; herhangi bir şeyi sorgulamayı reddetmiştik, ilerlemeyi reddetmiştik. Bu kadar uzun bir süre boyunca akıldan saklanmıştık, çünkü onu kendi inançlarımız ile birleştirme ihtiyacı ile yüzleşmeyi beceremiyorduk.

Diğer örnek de şöyle:

O günün Hollanda hükümeti, eski Yugoslavya’da, gözü dönmüş Sırpların Srebreniska’daki katliamlarına karşı görev yapan Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne asker göndermişti. Bunun üzerine hiçbir politikacı istifa etmemişti. (s. 369)

Bir mantıksızlık dikkatinizi çekti mi? İşte cümlenin İngilizcesi:

The Dutch government of the day had sent troops to the UN peacekeeping force in the former Yugoslavia, troops who turned a blind eye to the Serbian massacres at Srebrenitsa. Yet not one politician resigned over it.

Anlayacağınız, “göz yummak” ya da “görmezden gelmek” anlamına gelen “turn a blind eye” ifadesi “gözü dönmüş” diye çevrilmiş. Yuh be kardeşim! Bu kadar da olmaz. Demek “turn” ve “eye” kelimeleri bir arada kullanılınca “gözü dönüyor” anlamını veriyorlar; zaten yanlarında “Serbian” kelimesi de var. Eh, o zaman al sana “gözü dönmüş Sırplar.” Sadece Türkçesini okuduğunuz zaman bile bir mantık hatası olduğunu görüyorsunuz. Bu kadar mı baştan savma çevrilir?

Sonuncu örnek biraz uzun:

Doğru düşünüyordum. Kendimi kötü hissetmemiştim, aksine her şey çok açıktı. İnanç yapımdaki aksaklıkları gördüğüm uzun süreç ve parçalanmaya başlayan yapının kenarlarında dolaştıktan sonra parça parça sökülüp gitmişti – her şey sona ermişti. Omuzlarımın üstünden beni izleyen melekler, evli olmadan seks yapmanın gerginliği, içki içmenin suçluluğu, hissettiğim bütün dini kısıtlamalar uçup gitmişti. Cehennemde yanma korkusu kalktıktan sonra ufuk çok daha genişlemişti. Allah, melekler, şeytan bütün bunlar insanoğlunun hayal ürünüydü. Artık bundan sonra kendi nedenlerimle ve kendime olan saygımla ayaklarımın üzerinde durup yolumu bulabilirdim. Bana yönümü gösterecek pusula içimdeydi, kutsal kitabın sayfalarında değil. (s. 366)

İngilizcesi de şöyle:

It felt right. There was no pain, but a real clarity. The long process of seeing the flaws in my belief structure and carefully tiptoeing around the frayed edges as parts of it were torn out, piece by piece—that was all over. The angels, watching from my shoulders; the mental tension about having sex without marriage, and drinking alcohol, and not observing any religious obligations—they were gone. The ever-present prospect of hellfire lifted, and my horizon seemed broader. God, Satan, angels: these were all figments of human imagination. From now on I could step firmly on the ground that was under my feet and navigate based on my own reason and self-respect. My moral compass was within myself, not in the pages of a sacred book.

Adam gitmiş “reason” kelimesini yine “neden” diye çevirmiş. “Obligation” kelimesi “yükümlülük” yerine “kısıtlama” diye çevrilmiş. “God” olmuş “Allah.” Bazı kelimeler çevrilmemiş bile. Benim kendimce yaptığım çeviri şöyle:

Yaptığımın doğru olduğunu hissediyordum. Hiçbir acı duymuyordum, sadece gerçek bir berraklık vardı. İnanç yapımdaki kusurları gördüğüm uzun süreç ve yıpranmış kenarlarının etrafında ayaklarımın ucuna basarak dikkatlice dolaştığım bu yapı, parça parça sökülüp gitmişti – her şey sona ermişti. Omuzlarımın üzerinden beni izleyen melekler; evli olmadan seks yapmanın, içki içmenin ve hiçbir dinî yükümlülüğü yerine getirmemenin yarattığı zihinsel gerginlik – hepsi uçup gitmişti. Sürekli varolan cehennem ateşi olasılığı ortadan kalkmıştı ve ufkum daha geniş görünüyordu. Tanrı, şeytan, melekler; bunların hepsi insan hayalinin ürünüydüler. Bundan sonra ayaklarımın altındaki toprağa sağlam bir şekilde basabilir, aklıma ve öz saygıma dayanarak yolumu bulabilirdim. Ahlâkî pusulam benim içimdeydi, kutsal bir kitabın sayfalarında değildi.

II

Yine de kitaptan ilginç gördüğüm iki yeri aktarayım dedim. İlki Ali’nin küçükken Arabistan’da yaşadığı bir Ay tutulması ile ilgili. Türkçe çevirideki imlâ hatalarını düzelterek aktarıyorum:

16 Eylül 1978’de Riyad’ta bir Ay tutulması olmuştu. Akşama doğru Ay tutulması gözle görülmeye başlamış, mavi gökyüzü yavaş yavaş kararmaya, Ay’ın rengi sönmeye başlamıştı. Birden kapının hızla çalındığını duyduk. Kapıyı açtığımızda yan komşumuz her şeyin yolunda olup olmadığını sormuştu. Kıyamet Günü’nün geldiğini söylemişti. Kuran’da yazıldığına göre güneş batıdan doğacak, denizler yükselip taşacak, bütün ölüler dirilecek ve Allah’ın melekleri günahlarımızı ve sevaplarımızı tartıp iyileri cennete, kötüleri ise cehenneme göndereceklerdi.

Hava henüz aydınlık olmasına rağmen müezzin aniden ezan okumaya başlamıştı. Bu sefer her zamanki gibi birisi bitirip diğeri başlamamıştı, hep bir ağızdan şehri ayağa kaldırırcasına okuyorlardı. Mahalleden bağırtılar çağırtılar geliyordu. Dışarı çıkıp baktığımda herkesin caddelerde namaz kıldığını görmüştüm. Annem bizi içeriye çağırıp, “herkes namaz kılıyor, bizim de kılmamız lazım,” demişti.

Gökyüzü daha da kararmıştı ve bu bir işaretti. Daha çok komşu kapımızı çalıp, geçmiş hataları yüzünden af dileyip bağışlanmayı istiyorlardı, çünkü çocukların duaları mutlaka kabul olunurdu. Cehennemin kapıları sonuna kadar açılmıştı. Hepimiz paniğe kapılmıştık. Sonunda, hava karardıktan sonra babam eve gelmişti. “Baba,” diye bağırarak ona koşmuştuk. “Bugün Kıyamet Günü. Seni bağışlaması için anneme yalvarmalısın!”

Babam diz çöküp bize sarılmıştı. Yavaşça konuşuyordu: “Eğer bir Suudi’ye gidip bunu yaparsanız,” – bize doğru seslice el çırpmıştı – “bunun kıyamet olduğunu sanırlar, çünkü onların hepsi koyun.”

“Peki öyleyse bu Kıyamet Günü değil mi?”

“Sadece Ay’ın gölgesiydi,” diye açıkladı. “Bu çok normal bir şey; merak etmeyin, geçecek.”

Babam haklıydı. Kıyamet Günü güneş batıdan doğacaktı, ama ertesi günü aynı dolgunluk ve kudretiyle, her zamanki yerinden çıkıp gelmişti ve Dünya batmıyordu.
(s. 74-5)

Ali’nin babası kitabın başka bir yerinde Araplar için “inek” diyor. Bu kafayla bunlar nereye gider? Onlar bir yere gitmez gerçi, ama Amerika gelir.

III

Bu aktaracağım kısım ise hepimizin aşina olduğu bir şey: başörtüsü. Ali mülteci olmak için beklediği kampta Etiyopyalı kızlar ile örtünme meselesini tartışıyor. O esnada Ali kapalı gezen bir Müslüman – henüz “kefere” olmamış.

“Ben neden örtünmeyip tenimi göstereyim?” diye sormuştum Mina’ya. “Sizin hiç utanmanız yok mu? Ortalıkta çıplak dolaşarak ne elde etmeyi umuyorsunuz? Bunun erkekleri etkilediğini bilmiyor musunuz?”

“Mini etek giymeyi seviyorum, çünkü bacaklarımın güzel olduğunu düşünüyorum. Sonsuza kadar böyle kalmayacaklar ve ben de şimdi keyfini çıkarıyorum,” dedi bir bacağını bana doğru sallayarak. “Eğer bundan hoşlanan başka birileri varsa, bu çok daha güzel.”

Buna inanamamıştım. “Bu bana öğretilerek büyüdüğüm şeyin tam tersi,” demiştim. Çene çalmak için kızların hepsi başıma toplanmışlardı ve “Neden Müslümanlar bu kadar zor insanlar?” demişlerdi.

“Fakat erkekler sizi böyle kolları açık ve her yeri çıplak gördüklerinde kafaları karışıp, cinsel duyguları uyanıp baştan çıkıyorlar,” demiştim onlara. “Arzuları onları kör ediyor.”

Kızlar gülmeye başlamışlardı. “Gerçekten öyle olduğunu sanmıyorum,” demişti Mina. “Ve biliyorsun, eğer baştan çıkıyorlarsa, bu çok da büyük bir sorun değil.”

Ben bağırmaya başlamıştım, neyin gelmekte olduğunu görüyordum. “Fakat bu durumda çalışmayacaklar, otobüsler birbirine çarpacak ve fitne her yeri kaplayacak.”

“Peki o zaman neden Avrupa’da, çevremizdeki her yer kaos hâlinde değil?” diye sormuştu Mina.

Doğruydu. Bütün yapmam gereken gözlerimi kullanmaktı. Avrupa’da her şey mükemmel işliyordu, bütün otobüsler saat gibi çalışıyordu. Kaosun ilk sarsıntısı bile ortalıkta görünmüyordu. “Bilmiyorum,” demiştim umutsuzca. “Belki de buradakiler gerçek erkek değillerdir.”

“Öyle mi? Bu güçlü sarışın Hollandalı işçiler gerçekten erkek değiller mi?” O anda bütün kızlar bana bakıp gözlerinden yaş gelinceye kadar gülmeye başlamışlardı. Bunun bir İslâm saçmalığı olduğunu düşünüyorlardı. Biz Müslümanlar şunla ya da bunla övünüyorduk, ama bizim kültürümüz cinsel açıdan tamamen engellenmişti. Ve yeryüzünde fitnenin en çok zarar verdiği kişinin kendim olduğunu mu sanıyordum? Onlar çok samimiydiler, bunun benim suçum olmadığını biliyorlardı. Ben böyle düşünüyordum, ama gerçekten bunun yapmamı sağlamışlardı.

Ayağa kalkıp, başörtümü çıkarıp bungalovun önüne çıktım. Biraz ötede bir grup Bosnalı mülteci oturmuş, güneşlenerek sohbet ediyorlardı. Bu kadınlar Müslüman olmalıydılar, ama hemen hemen çıplak sayılırlardı. Kısacık şortlar ve tişörtler giymişlerdi, hatta sutyen bile takmamışlardı, meme uçları belli oluyordu. Biraz ilerilerinde erkekler normal bir şekilde çalışıyorlar, oturuyorlar ya da sohbet ediyorlardı. Açıkça hiçbiri onları fark etmiyordu bile. Onlara bakarak, uzun süre Etiyopyalı kızların söylediklerinde haklı olabileceklerini düşündüm.

Ertesi sabah bir şey denemeye karar vermiştim. Başörtüm olmadan dışarıya çıktım. Uzun yeşil bir eteğim ve uzun bir tuniğim vardı. Başörtümü herhangi bir olumsuz durum için yanımdaki çantaya koymuştum, fakat saçlarımı örmemiştim. Ne olacağını görmeyi planlıyordum. Terliyordum. Bu gerçekten haramdı ve on altı yaşımdan beri ilk kez halka açık bir yerde başörtüsüz dolaşıyordum.

Tam olarak hiçbir şey olmamıştı. Bahçıvanlar makaslarıyla çalılıkları kesip düzeltiyorlardı. Kimse dönüp bakmamıştı bile. Bunlar Hollandalıydı ve belki de gerçekten erkek değillerdi. Etiyopyalılar ve Zahirelilerin arasından geçmiştim, kimse benimle ilgilenmemişti. Fakat bunlar da Müslüman değillerdi. Ben de Bosnalı gruba doğru yürümüştüm. Kimse bana bakmamıştı. Hatta başörtülü dolaşmamdan daha az ilgi görmüştüm. Hiçbir erkek heyecanlanmamıştı.
(s. 255-7)

IV

Bu arada, Ali’nin bir özelliği var: kendisi tüm bunların kültürden değil, dinin kendisinden kaynaklandığını düşünüyor. Yani bazılarının yaptığı gibi, “İslâm bir barış dinidir, olup bitenler ise sadece bu ülkelerin geriliğinden kaynaklanmaktadır,” demiyor. Asıl sorunun İslâm dininde olduğunu söylüyor ve lafını hiç sakınmıyor. Bakın, BBC’de katıldığı “Hard Talk” adlı programda bir soruya nasıl cevap veriyor (programı Youtube’dan izledim):

Soru şöyle:

And you stand by your clear, unambiguous view that Islam is a religion of violence, that it legitimates the killing of the unbeliever, that it legitimates all sorts of violence against women, including rape, and you justify all of these by saying that it is in the Quran. Is that still your unambiguous position?

Ali’nin cevabı da bu:

That is my unambiguous position. It is also in the hadith. And there is a distinction between Islam as it is today and Islam as we would all like it to be or to become. And in these debates between people who defend Islam as a religion of peace and people who say they know there’s something wrong with Islam, what I notice is that those who defend Islam as a religion of peace are talking about an Islam that is not there yet – a sort of normative Islam. And I think that Islam of peace will come if we acknowledge that there is a lot of violence in the Quran, Muhammed was a very violent man when he wanted to (…)

Kendini eleştiren birtakım Müslüman kişiler için de şöyle diyor:

You know, what is curious about such reactions is that they are always very quiet when in the name Islam of Islam people are beheaded, all sorts of anti-semitic, anti-jewish acts are carried out (…)

V

Böylesine önemli bir kitabın böylesine özensiz bir çevirisi ile karşılaşmak canımı sıktı. Hiç mi okuyup düzelteni yok bu çevirilerin? Böylesine kepazelik olur mu? Eğer kitabı alacaksanız Amazon’dan İngilizcesini alın derim; zaten dili çok ağır değil. İş sadece imlâ hataları ile kalsa belki buna katlanılabilirdi, ama yanlış çeviri olmadık bir şey.

Bu arada, Ali'nin Türkiye hakkında yazdığı bir yazı da şurada. Yazıda Erdoğan, Gül ve AKP için şöyle demiş: "They have understood and exploited the fact that you can use democratic means to erode democracy." Haksız mı? Kitabı okuduktan sonra İslâmcılara kızmakta ve laik düzeni savunmakta ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gördüm – kim ne derse nesin.

Monday, June 02, 2008


SOLUK MAVİ NOKTA

Geçtiğimiz ay Einstein hakkında bir haber yayınlandı gazetelerde. Einstein’in 50 yıl boyunca özel bir koleksiyonda saklanan ve dolayısıyla daha önce hiç yayınlanmamış bir mektubu bulunmuş. Habere göre 3 Ocak 1954 tarihli bu mektubu Einstein, kendisine “Choose Life: Biblical Revolt” adlı kitabının bir nüshasını gönderen filozof Eric Gutking’e yazmış. Mektubun özelliği ise Einstein’ın dinî görüşleri hakkında bazı ifadeler taşıması. Nitekim mektubun bir yerinde şöyle bir ifade geçiyor:

... The word God is for me nothing more than the expression and product of human weaknesses, the Bible a collection of honourable, but still primitive legends which are nevertheless pretty childish. No interpretation no matter how subtle can (for me) change this.

Daha önceleri Einstein’in dinî görüşleri hakkında bayağı yazılıp çizilmişti, ama bu mektup son sözü söylemiş görünüyor. (Mektubun kısaltılmış hâli burada.) Dahası, mektup yine geçtiğimiz ay Londra’daki Bloomsbury müzayede evinde 170.000 pounda (ya da dolar cinsinden 404.000$) satılmış. Hatta satın almak isteyenler arasında Richard Dawkins de varmış. Dawkins mektubu kendi adını taşıyan vakfa bağışlamayı planlıyormuş, ama müzayedeye katılamamış.

Einstein hakkındaki haberi okurken aklıma Carl Sagan geldi. Sagan Amerikalı ünlü bir astronom. Yıllar önce TRT 2’de onun sunduğu “Cosmos” adlı bir belgesel gösterilirdi. Bu aynı zamanda onu ünlü yapan belgesel. Kitaplarından biri olan “Contact” 1997’de aynı adla filme çekildi. Başrolünde Jodie Foster oynuyordu. Sagan tanrı meselesinde kuşkucu (skeptic) biri olarak tanınıyor; Foster ise ateist.

I

Yukarıda yazının başına koyduğum ve “Soluk Mavi Nokta” olarak bilinen (The Pale Blue Dot) fotoğraf "Voyager 1" adlı uzay aracı tarafından çekilmiş. Mavi halka içerisindeki küçük nokta Dünya’yı gösteriyor. Fotoğrafın çekilmesini yetkililere Sagan önermiş, ancak kabul ettirmesi biraz zor olmuş. Sonunda Voyager’ın kamerası 14 Şubat 1990’da, 6.4 milyar kilometre öteden bu fotoğrafı çekmiş. Fotoğrafta görünen renkli ışın çizgileri güneş ışığından değil, güneşe bu derecede yakın bir noktaya yöneltilmesi sonucunda kameranın optiğinden dağılan ışıktan kaynaklanıyor. Sagan bu fotoğraf hakkında “The Pale Blue Dot” adlı kitabında şunları demiş:

Look again at that dot. That's here. That's home. That's us. On it everyone you love, everyone you know, everyone you ever heard of, every human being who ever was, lived out their lives. The aggregate of our joy and suffering, thousands of confident religions, ideologies, and economic doctrines, every hunter and forager, every hero and coward, every creator and destroyer of civilization, every king and peasant, every young couple in love, every mother and father, hopeful child, inventor and explorer, every teacher of morals, every corrupt politician, every "superstar," every "supreme leader", every saint and sinner in the history of our species lived there-on a mote of dust suspended in a sunbeam.

The Earth is a very small stage in a vast cosmic arena. Think of the rivers of blood spilled by all those generals and emperors so that, in glory and triumph, they could become the momentary masters of a fraction of a dot. Think of the endless cruelties visited by the inhabitants of one corner of this pixel on the scarcely distinguishable inhabitants of some other corner, how frequent their misunderstandings, how eager they are to kill one another, how fervent their hatreds.

Our posturings, our imagined self-importance, the delusion that we have some privileged position in the Universe, are challenged by this point of pale light. Our planet is a lonely speck in the great enveloping cosmic dark. In our obscurity, in all this vastness, there is no hint that help will come from elsewhere to save us from ourselves.

The Earth is the only world known so far to harbor life. There is nowhere else, at least in the near future, to which our species could migrate. Visit, yes. Settle, not yet. Like it or not, for the moment the Earth is where we make our stand.

It has been said that astronomy is a humbling and character-building experience. There is perhaps no better demonstration of the folly of human conceits than this distant image of our tiny world. To me, it underscores our responsibility to deal more kindly with one another, and to preserve and cherish the pale blue dot, the only home we've ever known.

II

Dünya’ya bu kadar uzaktan bakınca din ve inanç farklılıklarından kaynaklanan çatışmalar o kadar anlamsız görünüyor ki. Bir seneden daha fazla bir süre önce blogdaki yorumlardan birinde Hollandalı bilgin Erasmus’tan bir alıntı yapmıştım, tekrar ekleyeyim dedim. Erasmus 16. yüzyılın başında yayınlanan “Deliliğe Övgü” (Encomium Morias) adlı kitabından şöyle demiş (Orhan Hançerlioğlu, "Düşünce Tarihi", İstanbul: Remzi Kitabevi, 8. baskı, 1999, s. 177):

Ah şu mutlu deliler … Yaptıkları bin bir deliliğe ne de güvenirler. Tanrı katına yüz akıyla çıkmak için nasıl da hazırlanıyorlar, deliliklerini armağanlandırmak için cennet bile az gelecek. Tanrının karşısına dizilince kimi balıkla dolmuş karnını gösterecek. Kimi günde şu kadar yüz hesabıyla okunmuş bin ölçek duayı ortaya dökecek. Bir üçüncüsü, uzun uzun tuttuğu oruçları sayacak ve günde bir kez yediğinden ötürü karnının kaç kez patlamak üzere olduğunu anlatacak. Biri, taşımaya yedi geminin yetmeyeceği kadar çok tören, tespih, mırıltı götürecek. Bir başkası altmış yıl eldivensiz parmakla hiçbir paraya dokumadığını söyleyerek övünecek. Öteki, gemicilerin en yoksulunun bile giymekten utanacağı pis cüppesini gösterecek. Başka biri de kayaya yapışık sünger gibi elli yıl aynı manastıra bağlı kaldığını haykıracak. Kimileri ilahi okumaktan seslerinin kısıldığını ileri sürecek. Kimileri de yalnızlıktan avanaklaştıklarını ya da susmaktan dillerinin uyuştuğunu anlatacaklar. Tanrıyı iyice şaşırtacaklar. Bütün bunlardan hiçbir şey anlamıyorum, diyecek Tanrı, benden daha mübarek olmak isteyenlere verecek cennetim yok benim, gidin kendinize benimkinden başka bir cennet arayın!

III

DNA’nın yapısını keşfettiği için James Watson ile birlikte 1962 yılında Nobel ödülü alan İngiliz biyolog Francis Crick de “Şaşırtan Varsayım” (İngilizcesi) adlı kitabında şöyle diyor:

Geçmişte dinî inançların bilimsel olayları açıklamadaki başarısı o kadar zayıf olmuştur ki, geleneksel dinlerin gelecekte daha iyi sonuç elde edeceğine inanmak için pek bir neden yoktur. Bilincin, ussal nitelikler gibi, bilimin açıklayamayabileceği bazı yanları olduğu kabul edilebilir elbette. Geçmişte bu tür eksikliklerle (örneğin kuantum mekaniğinin sınırlılığı) yaşamayı öğrendik, ileride de böyle idare edebiliriz. Geleneksel dinî inançları kucaklamaya itileceğiz anlamına gelmemeli bu. Yaygın dinlerin inançlarının çoğu sadece birbirleriyle çelişmekle kalmıyor, aynı zamanda bilimsel ölçütler uygulandığında da o kadar çürük tanıtlara dayanıyorlar ki, ancak kör bir imanla kabul edilebilirler. Bir kiliseye bağlı kişiler ölümden sonraki yaşama inanıyorlarsa, neden bunu saptamak için sağlam deneyler yapmıyorlar? Başaramayabilirler, ama en azından deneyebilirler. Yalnızca kilisenin açıklayabileceği gizemlerin (dünyanın yaşı gibi) yoğun bir bilimsel saldırı karşısında yok olduğunu tarih gösterdi. Üstelik, doğru yanıtların geleneksel dinlerin söylediğiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığı ortaya çıktı. Vahiyle inen dinlerin vahyettikleri bir şey varsa, o da genellikle yanlıştır. (s. 285)

İnsanların çoğunun deneysel bulgular karşısında ikna olup, görüşlerini hemen değiştireceklerine inanmak ne kadar da rahat olurdu. Maalesef tarih bunun tersini gösteriyor. Yerkürenin yaşının artık hiçbir mantıklı şüpheye yer bırakmayacak biçimde saptanmış olmasına karşın, ABD’de milyonlarca köktendinci, Hıristiyan İncil’inin kelimesi kelimesine okunmasından çıkardıkları bir görüşe göre, bu yaşın çok az olduğu gibi çocukça bir iddiayı hâlâ inatla savunmaktalar. Ayrıca, uzun zamanda bitkilerin ve hayvanların evrimleşip büyük değişimler geçirdiği de aynı ölçüde kesinlikle belirlenmiş olmasına karşın, bunu da genellikle yadsıyorlar. Doğal ayıklanma sürecine ilişkin söyleyeceklerinin de tarafsız olması beklenemez, çünkü görüşleri dinî dogmalara körü körüne bağlılıkla önceden belirlenmiştir.

Çöpe atılmış düşüncelere keçi inadıyla sarılmanın altında birkaç neden varmış gibi geliyor bana. Bize ilk yaşlarda verilen genel düşünceler, özellikle ahlâkî olanlar, beynimizin derinliklerine yerleşiyor. Bu durum dinî inançların kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını açıklamaya yardım edebilir, ama böyle düşünceler ilkin nereden çıkıyor ve neden çoğu sonunda yanlış çıkıyor?

Bir etmen, kendimizin ve dünyanın doğasına ilişkin genel açıklamalara olan çok temel gereksinimimizdir. Çeşitli dinler böyle açıklamaları, ortalama insana kolayca hitap edebilecek deyimlerle dile getiriyorlar. Unutulmamalı ki, beynimiz büyük ölçüde gelişimini insanların avcı-toplayıcı olduğu dönemlerde tamamladı. Küçük insan takımları içinde işbirliği ve komşu rakip kabilelerle düşmanlık için kuvvetli bir seçici baskı vardı. Bu yüzyılda bile Amazon ormanlarında, Ekvator’un ücra köşelerindeki rakip kabilelerde en başta gelen ölüm nedeni düşman kabile üyelerinin mızraklarının açtığı yaralardır. Böylesi koşullarda ortak genel inançlar kabile üyeleri arasındaki bağlılığı kuvvetlendirmektedir. Bunlara olan gereksinim evrim sonucu beynimizde yer etmiş olabilir pekâla. Bu yüksek gelişmeyi sağlamış olan beynimiz, hiç de bilimsel gerçeklikleri bulma baskısı altında değil, yalnızca yaşamı sürdürmeye ve ardıllar bırakmaya yetecek kadar becerikli olmayı sağlamak üzere evrim geçirmiştir.

Bu noktadan bakıldığında, bu ortak inançların tamamıyla doğru olmalarına gerek yoktur; insanların bunlara inanmaları yeterlidir. İnsan yeteneklerinin en belirgin olanı, karmaşık bir dili akıcı biçimde kullanabilmesidir. Yalnızca dış dünyadaki nesneleri ve olayları değil, aynı zamanda daha soyut kavramları belirleyecek sözcükler de kullanabiliyoruz. Bu yetenek, insanın çok az sözü edilen bir başka çarpıcı özelliğine götürüyor bizi: kendimizi aldatmak için sınırsız bir yeti. Eldeki sınırlı bulgunun en uygun yorumunu çıkarmak üzere evrimleşmiş beynimizin doğasının ta kendisi, bilimsel araştırma disiplini yoksa, özellikle oldukça soyut konularda, çoğu kez yanlış vargılara sıçramayı neredeyse kaçınılmaz kılmaktadır.

(…) Yanıt ne olursa olsun, buna ulaşmak için tek akılcı yol ayrıntılı bilimsel araştırmadan geçmektedir. Başka yaklaşımların hepsi de karanlıkta kendini yüreklendirmek için ıslık çalmaktan öte bir şey değildir. İnsana dünyaya ilişkin bitip tükenmeyen bir merak bahşedilmiştir. Gelenek ve göreneklerin çekiciliği dünün tahminlerinin geçerliliğine ilişkin kuşkularımızı ne kadar bastırırsa bastırsın, bunlara karşı sonsuza dek hoşnut kalamayız. Yalnızca içinde yaşadığımız bu uçsuz bucaksız evrenin değil, ta kendimizin de açık ve doğru bir şeklini elde edinceye dek çekici sallamayı sürdürmeliyiz.
(s. 288-90)

IV

Son olarak Sagan’dan bitirelim. Kendisi 1994’te tedavisi olmayan Myelodysplasia adlı bir hastalığa yakalanıyor ve 1996’da ölüyor. (Yukarıdaki Sagan’ın eşi ile birlikte çekilmiş bir resmi, hoşuma gidince koydum.) Ölümünden sonra yayınlanan “Milyarlarca ve Milyarlarca” (İngilizcesi) adlı kitabında hastalık ile olan savaşını anlattığı son bölümde şöyle diyor Sagan:

Dünya öylesine sevgi dolu ve tinsel derinliği olan, o kadar nefis bir yer ki, sağlam kanıtı olmayan hoş öykülerle kendimiz aldatmak için bir sebep yok. Bana göre, ne kadar kırılgan olsak da, ölümün gözünün içine korkmadan bakmak ve yaşamın sağladığı kısa ama muhteşem fırsat için her gün şükran duymak çok daha iyi. (s. 248)

* * *

Bu da Billy Joel’in 1989 tarihli “Storm Front” albümünden The Downeaster “Alexa” adlı parça. Joel bunu Long Island’daki balıkçılar hakkında yazmış; kendisi de gençliğinde orada bir gemide çalışmış. En sevdiğim kısmı şurası:

I’ve got bills to pay and children who need clothes
I know there’s fish out there but where God only knows
They say these waters aren't what they used to be
But I've got people back on land who count on me