Tuesday, August 07, 2007


BARON DE TOTT’UN OSMANLI ANILARI

Askerde hafta sonları çarşı iznine çıktığımda yaptığım en işe yarar şey kitapçıları gezmekti. İçeride okuyamacağımı bilmeme rağmen çarşıya çıktığımda kitap satın almadan edemiyordum. Kapıdaki inzibatlar acemilikten arkadaşlarım oldukları için, çarşıdan döndükten sonra üstüm aranmadan rahatça içeri girebiliyordum. Bu sayede pek çok kitabı içeri soktum. Aralarında “Marksizm’in Temel İlkeleri” ve “Beş Komünizm” gibi kitaplar da vardı. Yakalansam kim bilir ne yaparlardı? Kitapları giysilerimi koyduğum çantanın içinde saklıyordum, çanta da depoda duruyordu. Böylelikle onları kimse görmüyordu. Askere gelirken sadece bir çanta ile gelmiştim, ama terhis olduğumda kitaplar yüzünden eve iki çanta ile döndüm. Eh, ne de olsa alışmış kudurmuştan beterdir!

Kimi zaman, kitapçıları gezerken önceden bulamadığım ve baskısı kalmamış kitaplara rastladığım oluyordu. Bunları param yettiğince alıyordum. Hatta aralarından daha sonra master tezi yazarken kullanacaklarım da oldu. Bir defasında, Oscar Wilde’ın bütün eserlerinin toplu hâlde basıldığı bir cilt almıştım. Satıcı asker olduğumu anladığında indirim yapmıştı. İşte, rastladığım kitaplardan biri de Baron de Tott’un “18. YüzyıldaTürkler” adlı kitabıydı (Çev. Mehmet R. Uzmen, Tercüman Yayınları; yeni baskısı: Elips Kitap, 2004). İçinde baskı tarihi yazmamakla birlikte, muhtemelen 70’lerde yayınlanmış bir kitaptı bu.

Baron de Tott 1755 yılında İstanbul’a Fransız elçisinin tercümanı olarak gelmiş. O esnada tahtta III. Osman bulunuyormuş. Onun ardından III. Mustafa tahta geçmiş. Baron bu dönem boyunca İstanbul’da bulunmuş ve başarısız devlet adamları ile tanışmış, yozlaşmış kurumların başıbozuk işleyişini görmüş. 1774’teki Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rus hükümeti Fransız hükümetinin uzmanlarını geri çekmesini Osmanlı’dan isteyince, baron ülkesine geri dönmüş. İşte, 1784’te Amsterdam’da “Mèmoires Sur Les Turcs Et Les Tartares” adıyla basılan bu kitap baronun anılarından oluşuyor. İlginç bulduğum yerleri dili bir-iki yerde düzelterek aşağıda aktardım:

I

İlk parça Fransız elçisinin yabancı elçiler ve Avrupalı ileri gelenler adına verdiği bir davete ait. Baron bir Türk ile olan konuşmasını aktarıyor:

Bu arada, orkestranın çaldığı bir hava ile balo açıldı. Bana dans edenin kim olduğunu sordular. Ben, “İsveç elçisi,” dedim. Yanımdaki Türk şaşkınlıkla döndü ve sordu: “Ne? İsveç elçisi mi? Bab-ı âli’nin müttefiki bir devletin elçisi! Hayır, bu mümkün olamaz. Aldanıyorsunuz. Daha dikkatli bakın.” Aldanmadığımı, onun gerçekten İsveç elçisi olduğunu söyledim. O zaman ikna olan Türk gözlerini indirdi ve ilk dansın sonuna kadar sesini çıkarmadı. İkinci dans başlayınca yine dans edenin kim olduğunu sordu. Hollanda elçisi olduğunu söyledim. Bu cevap üzerine Türk ağır ağır, bu sefer asla inanmayacağı belirtti. Fransız elçisinin ihtişamını ne dereceye kadar büyüttüğümü, [Fransız elçisinin] fazla önemli olmayan bir elçiyi oynatacak kadar zengin olduğunu ve Hollanda elçisini bu şekilde oynatmak için ona ne verdiğini merak ettiğini söyledi. O zaman bildiğim bütün Türkçe kelimeleri kullanarak bu elçilerin balonun davetlileri olduğunu, parayla tutulmuş oyuncular olmadığını, Fransa elçisinin de dans edeceğini anlatmaya çalıştım. Zorlukla ikna edebildim. Bu arada Türk kendisine daha ilgi çekici gelen bir olayla meşgul olmaya başladı. Bana dönerek, “Karınızı göremiyorum,” dedi. “Ah, işte orada. Fakat bir erkekle konuşuyor. Çabuk gidip bu konuşmayı kesin.” “Neden peki?” diye sordum. O zaman daha açık bir şekilde konuşmaya, beni aydınlatmaya çalışıyordu ki, Madam de Tott konuşmasına devam ederek oyun salonuna girdi ve kayboldu. Bu durumda her türlü saygılı davranışını kaybeden Türk ayağa kalktı, beni sürükledi. İtiraz etmeden onu takip ettim. Oyun salonuna girip de, erkeklerle kadınların yan yana oturup konuştuğunu gördüğünde, daha önce hakkımda duyduğu kuşkuların ne oranda değiştiğini tahmin edemem.

Herkes yemeğe çağırılıp da, davetliler ayrı ayrı masalara yönelince, Türk salonu terk etmeye kalkıştı. Daha ciddî bir endişenin onu bu davranışa ittiğini anladım. Eğlencenin sonunu görmesi için ısrar ettim. Bana sinirli bir tavırla, “Her şey bitti, içmeye başladılar,” dedi. “Bırakın gidelim ve eğer bana itimat ederseniz karınızı alıp siz de buradan derhal ayrılın.” “Sizi anlıyorum, fakat emin olun her şey tahmin etmediğiniz kadar sükûn içinde geçecektir,” dedim. Israrlarım sonunda meraklılarımı masaların etrafında dolaştırdım ve onlara ayrılan masaya oturttum. Onlara cesaret veren birkaç kadeh likörden sonra tamamen ikna oldular. Sabaha kadar kaldılar ve ayrılırken, aralarında tertiplenecek böyle bir eğlenenin en azından otuz cinayet ile sonuçlanacağını bana gizlice söylediler. (s. 18-9)

Allah Allah, bizim Türk aynen şimdiki lümpenler gibi davranıyormuş, değil mi? Değişen bir şey var mı?

II

İkinci alıntı şimdiki deyimle “keşlere” ait:

Aşırı afyon alışkanlığına tutulan Türkler bir nevi kemik hastalığına yakalanırlar. Devamlı sarhoşluk hâlinde yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen bu insanları, bilhassa İstanbul’da Tiryakiler Çarşısı denen yerde görmek ilgi çekicidir.

Akşama doğru Süleymaniye Camisi’ne çıkan yol ağızlarında, soluk yüzleri, uzamış boyunları, eğik kafaları ile acımadan başka bir şey ilham etmeyen bu tiryakileri fark etmek mümkündür.

Caminin inşa edildiği alanı çevreleyen duvarların biri boyunca bir sürü küçük dükkan sıralanmıştır. Her dükkanın önünde, aralarında geçit olan asma çardaklar mevcuttur. Bu sayede dükkan sahipleri geçişi rahatsız etmeden müşterilerini ağırlayabilirler. Tiryakiler yavaş yavaş gelirler ve her zamanki ihtiyaçları olan dozda afyonlarını alırlar. Afyonlar zeytin iriliğinde taneler olarak dağıtılır. İçlerinde en fazla alışkın olanlar bir defada dört tane birden yutarlar. Üzerine soğuk su içerek, üç çeyrek veya bir saat sonra gelecek olan hayal âlemini beklerler. Her biri hayal âlemine dalarken çok değişik, fakat o derecede garip ve eğlendirici hareketler yapar. Bundan sonra olanlar büsbütün ilgi çekicidir. Evlerine dönerken zihinleri tamamen dağınıktır. Ancak, aklın alamayacağı bir mutluluğun dopdolu neşesi içindedirler. Yanlarından geçenlerin gürültülerine karşı bütünüyle sağır kalırlar. Arzuladıkları, hayal ettikleri her şeye sahip olmuş bir hâlleri vardır.

Benzer manzaraları özel evlerde ev sahiplerinin tertiplediği âlemlerde görmek mümkündür. Ulemâ sınıfına dahil kişiler bu çeşit âlemlerin baş müşterileridir. Aşırı şarap içerek daha iyi sarhoş olmayı keşfetmeden önce bütün dervişler de afyon müptelasıydılar. (s. 74-5)

Şimdilerde böyle afyon-mafyon tarzı şeylerin yerini uyduruk magazin programları, uyduruk televizyon dizileri ve özellikle futbol aldı. O zamandan bu zamana değişen bir şey var mı?

III

Bu alıntı da III. Osman’ın en önemli sadrazamı Koca Ragıp Paşa’ya ait:

Türkleri kötü bir şekilde etkileyen bütün boş inançlardan doğuştan sahip olduğu irade gücü ile kurtulmuş olan bu sadrazam, en merhametsiz şeylerde bile neşelenecek bir taraf bulurdu. İslâmiyet’in onun alaylarının dışında olmadığı kolayca düşünülebilir. Bir gün, bir Avrupalı Bâb-ı âli’ye gelerek hareketlerle kendisinin Alman olduğunu, fakat İslâm olmak istediğini belirtti. Derdini tam olarak anlamak için birinin yardımına gerek olduğu gibi, bir Avrupalının din değiştirmesi için resmî bir tercümana ihtiyaç olduğu hakkında bir yasa maddesi de mevcuttu. Alman elçiliğinde bulunan bir tercüman hemen çağrıldı ve Dantzig’de doğan bu Alman’ın İslâmiyet’e geçmek için İstanbul’a geldiği öğrenildi. Gerçek sebebi öğrenemeyen Ragıp Paşa’ya bu açıklama tarzı garip geldi. Yeniden sorguya çekilen Müslüman adayı gayet sofucasına Muhammet’in kendisine göründüğünü ve onu İslâmiyet’e ait bütün lütûflardan faydalanması için buraya çağırdığını itiraf etti. Bunun üzerine sadrazam, “İşte garip bir kaçık!” dedi. “Muhammed Dantzig’de ona görünmüş! Hem de bir kâfire! Halbuki ben yetmiş yıldır beş vakit namazımı kaçırmadan kılarım, bana bir kez olsun görünmedi. Tercüman ona de ki, cezasız kalmadan beni aldatmak mümkün değildir. Muhakkak anasını, babasını katletti. Eğer bana gerçeği söylemezse onu asacağım.” Bu tehditten dehşete düşen Alman, Dantzig’de bir okul öğretmeni olduğunu, bir müddet sonra can sıkıcı kuşkular uyandırmak talihsizliğine uğradığını, eğitimi kendisine emanet edilen çocukların aileleri tarafından şiddetle tenkit edildiğini, sonunda mahkemenin kendisini cezalandırmak için toplandığını, İstanbul’da böyle bir mesele için bu kadar fazla gürültü çıkarılmadığını öğrenerek buraya gelmeye karar verdiğini ve niyetinin Türk çocuklarını eğitmek olduğunu itiraf etti. Sadrazam çevresindekilere dönerek, “Buna kelime-i şehadet getirtin. Sonra, din hakkında bilgiler alması için bir mollanın yanına verin. İkisi birlikte yaşamak için yaratılmışlar. Mollaya gönderdiğim bir arkadaştır. Ancak, mahalle imamını da yanlarına yollayarak, hiçbir dinin yaptıkları şeylere izin vermeyeceğini her ikisine birden hatırlatın. (s. 77-8)

Sanırım bu Alman herif bir sübyancı imiş. Osmanlı’da bu türden şeyler genelde olağan karşılandığından adamcağız çareyi Osmanlı’ya kaçmakta bulmuş. Ee, ne de olsa çağının ilerisinde bir memleket. Baksanıza, sadrazam da molla ile bu adamın birbirleri için yaratıldığını söylemiş. Mollaların arasında böyle şeylerin yaygın olduğu biliniyor.

IV

Şimdi de üç farklı duruma ait üç küçük alıntı verelim:

Kaderin buyruğuna itaat etmeyi emreden Kuran hükmü, ceza hukukuna dahil edilmemişe benzemektedir. Bu arada, bir Müslüman bir sopa darbesi ile bir Hıristiyan’ın kafasına vurarak onun ölümüne sebep olmuşsa, kadı, suç aleti olan sopayı dikkatlice inceler ve onun ölümüne sebebiyet vermeyecek kadar hafif olduğuna kanaat getirirse, Hıristiyan’ın kaderi ile öldüğünü, hiç kimsenin buna engel olamayacağını ilan edebilir. Ancak, bu hükme gerekçe olacak kararı Kuran’ın hiçbir yerinde bulmak mümkün değildir. Üstelik, aynı şekilde bir Hıristiyan bir Müslüman’ı katlederse, kadı hiçbir surette Hıristiyan’ın tanrının buyruğunu yerine getiren bir kimse olduğuna dair bir karar vermez. (s. 101)

Bir de bizim dümbelek İslâmcılarımız Osmanlı’da hoşgörü olduğunu söylerler. Baronun anıları arasında yabacı uyrukluların Osmanlılar tarafından aşağılandığına dair pek çok örnek var. Devam:

Mirasa konmakta acele eden bir genç Osmanlı, babasını katletmişti. Gayet sağlam delillerle mahkeme karşısına çıkarıldı ve kafası kesilmek suretiyle idama mahkum olundu. Delikanlının sefahat arkadaşlarından biri, yanında büyük bir servetle kadının yanına koştu. Orada kararın verilmiş olduğunu öğrendi. Ancak, ümitsizliğe kapılmadı. Zaten servetin büyüklüğü karşısında gözleri kamaşmış olan kadıyı sıkıştırdı. Kadı ona, “Arkadaşınızın mahkum olduğu suçun delillerinden daha kesin deliller olmadıkça ilk kararımı bozamam,” dedi. “Arkadaşınızın babasının katili olduğunuzu iddia edin ve iki tanık bulun. O andan itibaren arkadaşınız bütün eski haklarına kavuşacak ve sizi bağışlayabilecektir.” Baba katili olarak tanınmak pek güven verici bir şey olmadığı için teşebbüs tehlikeliydi. Buna rağmen suçlu, sözde katili bağışladı ve yasa sayesinde hazırlanmış olan bu korkunç tertip tam başarıya ulaştı. (s. 101)

En azından Osmanlı adaleti günümüz adaletinden daha iyiymiş. Şimdilerde millet adliye koridorlarında birbirine giriyor. Halbuki Osmanlı zamanında alan memnun, satan memnun. Memleketin düzeni bozuldu vesselam. Bir tane daha:

(…) Eğer [yol kesen haydutlar] köylerde cinayet işlemişlerse, köye giden kadı suçluları arayacağına köylülerden haraç alır. İşte bu yüzdendir ki, köyde oturanlar kadının mevcudiyetinden daha fazla çekindiklerinden, olayı bilmezlikten gelirler. Bizim şehirlerimizde tecrübesiz işçiler ne ise, Türkiye’deki haydutlar da öyledir. Ancak suçüstü yakalandıklarında cezalandırılabilirler. Yeteri kadar zengin olduktan sonra mesleklerini terk ederler, marifetlerini anlatarak saygı toplarlar. Hatta daha yüksek mevkilere gelerek servetlerini arttırırlar. (s. 101-2)

Allah Allah, baron amcam son cümleleriyle sanki günümüzü tasvir etmiş. Değişen bir şey var mı?

V

Benim en sevdiğim parça işte bu. Fransız dışişleri bakanı bizim baronu özel bir görevle Kırım’a yollar. Hotin kalesinin kumandanı da yardımcı olması için baronun yanına bir Türk mihmandar verir. İsmi Ali Ağa olan bu adam, yol boyunca baronun ihtiyaçlarını karşılamak için gittikleri köylerde insanlara eziyet eder. Sonunda baron bu zorbalığa dayanamaz ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

* * *

Baron: Prut’u geçerken gösterdiğinizi beceriklilik ve bize karşı daima iyi niyetle davranmanız, eğer bu zavallı Boğdanlıları kırbaçlamasaydınız veya itaat etmedikleri zaman kırbaçlasaydınız, sizden hiçbir şey istememe sebep olacaktı.

Ali Ağa: İtaat etmeden önce veya sonra dayak yemeleri bir şey fark ettirmez. Hatta zaman kaybetmemek için önceden yapmak daha doğru olur.

B: Zaman kaybedileceğini sanmıyorum. İyi niyetleri, kuvvetleri ve itaatleri ile imkânsızı başaranları sebepsiz yere dövmek iyi bir iş midir?

AA: Siz ki Türkçe biliyorsunuz, İstanbul’da kalmışsınız, Rumları tanımışsınız, Boğdanlıların dayak yemeden hiçbir şey yapmayacaklarını bilmiyorsunuz. Bütün gece boyunca onları zorlamasaydım, sabahleyin arabanızın Prut’u geçeceğini mi sanıyordunuz?

B: Evet. Onları dövmeden de, dayak yemekten korktukları zaman çalıştıkları gibi çalışacaklarına eminim. Artık ne olduysa oldu. Önümüzde aşılacak nehir yok. Yolda at buluruz. Bize gereken şey yiyecektir ve üzerinde durmak istediğim konu da budur. Azizim Ali, size itiraf edeyim ki, kırbaç zoruyla temin ettiğiniz lokmalar boğazımızda kalıyor. Bırakın ücretlerini ödeyeyim; istediğim tek şey budur.

AA: Kuşkusuz, hazımsızlık çekmemek için iyi bir çare buldunuz; zira paranızla bir lokma ekmek bile satın alamazsınız.

B: Hiç merak etmeyin. Öyle iyi bir fiyat biçeceğim ki, sizin bile temin edemeyeceğiniz kadar iyi yiyeceklere sahip olacağım.

AA: Tekrar ediyorum, bir lokma ekmek bile bulamayacaksınız. Boğdanlıları iyi tanırım, kırbaçlanmak isterler. Zaten size masraf yaptırmamak için emir aldım. Bu insanlar o masrafları rahat rahat karşılayacak kadar zengindirler. Üstelik, dayak yeseler bile bu görevi memnuniyetle yerine getirirler.

B: Azizim Ali Ağa, lütfen teklifimi geri çevirmeyin. Masraflarımın ödenmesinden vazgeçtim. Üstelik, paraları ödendiği takdirde dayak yemek istemeyeceklerdir. Bütün sorumluluğu üzerime alıyorum; bırakın yapayım.

AA: Fakat açlıktan öleceğiz.

B: Merakımı tatmin etmek için böyle bir deneme yapmak istiyorum.

AA: Madem ki istiyorsunuz, deneyin. Böylelikle Boğdanlıları tanıma fırsatını da ele geçirmiş olacaksınız. Ancak, onları tanıdığınız zaman unutmayın ki, akşamleyin bir çorba içmeden yatmam doğru olmaz. Paranızın ya da güzel sözlerinizin başarıya ulaşmadığını görünce, benim kendi usulümü kullanmamı haklı bulacaksınız.

B: Olsun. Madem ki anlaştık, geceleyeceğimiz köye geldiğimizde sadece papazı bulacağım. Bize para karşılığında yiyecek vermesini, köy sakinlerinden uzak bir yerde yatacak yer temin etmesini isteyeceğim.

Yolumuz uzun olduğundan, konaklayacağımız yere güneş battıktan sonra vardık. Verdiği söze sadık kalan mihmandarım atından indi, dirseğini eyere dayadı, kırbacını dizlerinin üzerine yerleştirdi ve kendisine sağlayacağım eğlenceli sahneyi seyretmek üzere hazırlandı. Hemen faaliyete geçerek köy papazını sordum; bir-iki adım ötede duran adamı gösterdiler. Ona yaklaşarak önüne önce yirmi altın koydum. Sonra, aşağıda aslına sağdık kalarak tercüme ettiğim Türkçe ve Rumca konuşmayı yaptım.

Baron (Türkçe): İşte dostum, ihtiyacımız olan yiyecekleri satın almamız için para getirdim. Boğdanlıları severim, onların kötü muamele görmelerine razı olmuyorum. Bana bir koyun ile ekmek vereceğinizi umarım. Paranın üstü sizde kalsın, benim sağlığıma içersiniz.

Boğdanlı (Türkçe anlamıyormuş gibi yaparak): Anlamıyorum.

B: Nasıl? Anlamıyor musunuz? Türkçe bilmiyor musunuz?

Boğdanlı: Yok Türkçe. Anlamıyorum.

B (Rumca): O hâlde Rumca konuşalım. Bu parayı alın, bize koyun ve ekmek getirin. Sizden istediğim bu kadardır.

Boğdanlı (Yine anlamamazlıktan gelerek ve köyünde yiyecek olmadığını, herkesin açlıktan öldüğünü işaretle anlatmaya çalışarak): Ekmek yok, fakiriz biz. Hiçbir şey yok.

B: Ekmeğiniz de mi yok?

Boğdanlı: Yok, ekmek yok.

B: Vah zavallılar, sizlere acıyorum; fakat hiç olmazsa dayak yemeyeceksiniz. Bu da bir şeydir. Aç karnına yatmak herhalde çok kötü bir şey olacak. Siz namuslu insanların mevcut olduğunun bir delilisiniz. (Mihmandara dönerek) Görüyor musunuz dostum, para burada bir işe yaramadı, ama hiç olmazsa dayağın da gerekli olmadığını öğrendik. Bu zavallıların hiçbir şeyleri yok. Yarın için daha fazla iştahlı olacağız.

Ali Ağa: Oh, ben kendi hesabıma üzülüyorum. Bu geceyi çok daha iyi geçirebilirdik.

B: Bu sizin hatanız. Neden bizi böyle berbat bir köyde durdurdunuz? Yiyecek ekmek bile yok! Mecburen oruç tutacaksınız; cezanızı çekin.

AA: Berbat köy mü dediniz? Eğer karanlık olmasaydı gözleriniz kamaşırdı. Burası aslında küçük bir şehir gibidir. Burada her şey mevcuttur, ördek kızartması bile bulabilirsiniz.

B: Dayak atma arzunuzun kabardığını iddia edebilirim.

AA: Yemin ederim ki hayır beyim. Duyduğum açlığı bastırmak ve size Boğdanlıları daha iyi tanıdığımı ispat etmek için izin verin ben konuşayım.

B: Kırbaç vurduğunuz vakit açlığınız gidecek mi?

AA: Hiç merak etmeyin, eğer on beş dakika içinde mükellef bir ziyafete konmazsanız, vurduğum bütün darbeleri bana iade edersiniz.

B: Bu takdirde anlaştık. Sözü size bırakıyorum, fakat asla unutmayın; eğer bir masumu döverseniz, onu size iade etmekte tereddüt etmeyeceğim.

AA: İstediğiniz kadar vurun, fakat ben sizi nasıl sükûnetle seyrettiysem, siz de bana karışmayın.

B: Bak bu doğru, şimdi sizin yerinize geçiyorum.

AA (Yerinden kalktı, kırbacını elbisesinin altına koydu. Sakin bir şekilde Boğdanlının yanına yaklaştı, omzuna dostça vurdu): Merhaba dostum, nasılsın? Ali Ağa’yı tanımıyor musun? Haydi konuşsana.

Boğdanlı: Konuşmak yok.

AA: Demek konuşmak bilmiyorsun. Bak bu çok şaşırtıcı! Demek ki dostum, sen Türkçe bilmiyorsun.

Boğdanlı: Yok Türkçe!

AA (Bir yumrukta papazı yere devirdi; papaz ayağa kalkmaya çalışırken onu tekmelemeye devam etti): Al sana serseri herif! Bu sana Türkçe’yi öğretir!

Boğdanlı (Gayet güzel bir Türkçe ile): Neden bana vuruyorsunuz? Bilmiyor musunuz, bizler fakir insanlarız. Beylerimiz bize ancak teneffüs edece kadar hava bırakıyorlar.

AA (Baron’a): İşte gördüğünüz gibi, ben iyi bir lisan öğretmeniyim. Türkçe’yi su gibi konuşuyor. Hiç olmazsa şimdi onunla konuşabiliriz. (Boğdanlı’nın omzuna bastırarak) Şimdi madem ki Türkçe biliyorsun, söyle bakalım. Ailen, sen, çocukların nasıllar?

Boğdanlı: İhtiyacımız olan şeyler mevcut olmadığı için, olabildiğimiz kadar iyiyiz.

AA: Yok canım, şaka ediyorsun. Eksiğiniz sadece biraz daha fazla dayak yemek. Ama merak etme, birazdan o da olacak. Bana hemen iki koyun, on iki piliç, on iki kumru, yirmi okka ekmek, dört okka tereyağ; tuz, biber, hardal, limon, şarap, salatalık, iyi zeytinyağ lazım. Hem de en iyi cinsten.

Boğdanlı (Ağlayarak): Size daha önce de söyledim, bizler ekmeği bile olmayan zavallılarız. Bütün bunları nereden bulalım?

AA (Kırbacını çıkarır, kaçıncaya kadar Boğdanlıya vurur): Seni gidi pis kâfir! Hiçbir şeyin yok ha! Bak gördün mü, sana nasıl Türkçe öğrettim. Bir anda zenginleşeceksin. (Boğdanlı ortadan kaybolur. Ali Ağa ateşin yanına bağdaş kurar) Gördüğünüz gibi, benim reçetem daha iyi geldi.

B: Dilsizleri konuşturmak için evet, ama yiyecek bulmak için sanmıyorum. Sizin usulünüzün de benimki gibi bir işe yaramadığını görüyorum. Bu yüzden, galiba vurduğunuz darbeleri size iade etmem gerekecek.

AA: Yiyecek mi dediniz? Hiç merak etmeyin, on beş dakika içinde istediklerim buraya gelmezse, bu kırbaçla bana istediğiniz kadar vurun.

Nitekim on beş dakika geçmeden papaz yanına üç kişi daha almış vaziyette bütün istenenleri fazlasıyla getirdi.

Bu örnekten sonra Ali’nin reçetesinin daha iyi olduğunu ve benim insanlık inadımı iyileştirmediğini nasıl itiraf edemeyiz? Nitekim ben anlaşılmaz, fakat kesin bir yenilgiye uğramıştım. İtaat etmem için bu bana yetti ve inançlarıma rağmen, mihmandarımın beni beslemek hususunda gösterdiği usullere itiraz etmeden yememe baktım." (s. 127-135)

İşte Osmanlı yüzyıllar boyunca hükmü altındaki topraklarda insanlara böyle davranmıştır. 16. yüzyılda Anadolu’da çıkan Celâli isyanlarının önemli bir nedeni de, halkın devletin temsilcilerinden gördüğü bu davranış biçimidir. Ancak, Boğdanlı’nın davranışının da sadece o yöreye özgü olduğunu zannetmemek lazım. Zira bu davranış biçimi günümüzde özellikle doğuda yaygındır. Biz buna “köylü kurnazlığı” ya da “şark kurnazlığı” demiyor muyuz? Ben buna askerde çok sık rastlamıştım. Güzellikle verdiğiniz bir emri yerine getirmeyen ve savsaklayan, hatta iyi niyetinizi suiistimal eden adamlar, birkaç sert tokattan ya da yumruktan sonra isteğinizi düzgün bir şekilde yerine getirirlerdi.

Yine de şu Ali Ağa büyük adammış vesselam. Millete nasıl davranılacağını biliyormuş. Tarihinin hiçbir döneminde devletten düzgün bir davranış görmeyen, üçkağıtla devleti kandırmaya çalışan ve her defasında karşılık olarak zorbalık gören bir halk demokrasiyi anlayacak ve uygulayacak – imkânsız bir şey bu. İlk günden beri bu davranış ile yönetilen ve buna alışan bir halk, demokrasiyi, kendi başına düşünmeyi nasıl anlayacak? Bu memleketin demokrasiye değil, Ali Ağa gibi adamlara ihtiyacı var. Bakın işler o zaman nasıl da tıkır tıkır yürür. Hey gidi hey, ne varsa ecdatta var. Nur içinde yatsın Ali Ağa – amin!

No comments: