Monday, April 02, 2007

MEMLEKETE İNTİKAL ETTİK

Sonunda geçen Perşembe günü Türkiye’ye döndüm. Ama Londra’dan ayrılmak çok zor geldi. Perşembe günü sabahleyin işe gitmelerinden önce Metty ve Robert ile vedalaştım. Robert işe gitmeden önce gelip kapıyı çaldı, birbirimize sarıldık. Bana “Yaz ayında yine gelirsin,” dedi. “Merak etmeyin, muhakkak geleceğim,” dedim. Daha sonra Metty ile birbirimize sarıldık. Her ikimiz de ağlamaklı olduk. “Türkiye’ye geleceğiniz zaman beni muhakkak arayın,” dedim. Metty dışarıya çıktıktan sonra birbirimize mektup deliğinden son bir defa baktık. Onlar gittikten sonra Robert’ın kardeşi Mathieu ile başbaşa kaldık. “Birçok kişi buraya gelmek istiyor, sen şanslılardan sayılırsın,” dedi. Türkiye’de bir baltaya sap olamayıp birkaç seneden beri Londra kapılarını aşındırarak bir çıkış yolu arayan bazı tanıdıklarım olduğu için kendisine hak verdim. O gittikten sonra kediler Mimi ve Frank’i son bir kez daha sevdim. Kapıyı kilitleyip anahtarı mektup deliğinden içeriye attım. Bunu yapmak çok zor geldi. Ne zamandan beri yanımda taşıyor, her gittiğim yere birlikte götürüyordum. Metty’ler benim ikinci evim oldu artık.

Hava alanına giderken en büyük sıkıntım fazla kilomun çıkmasıydı. Ağzına kadar dolu koca bir bavulu ve yüklüce bir el çantasını zorlaya zorlaya metroya kadar taşıdım. Döneceğim için kitapçıları son bir kez daha dolaşıp en gerekli gördüğüm kitapları almıştım. Kuyrukta beklerken gelip soru soran görevli el çantamın fazla büyük olduğunu, bununla uçağa girmeme izin vermeyeceklerini söyledi. Bunun üzerine bir köşeye gidip el çantasındaki bir kısım eşyayı bavuluma aktardım. Daha sonra kuyruğa yeniden girdim. Bavulu tarttıklarında 36 kilo çıktı. Görevli kadın bavuldaki eşyaları el çantama aktarmamı, bavulda en fazla 32 kiloya izin verebileceklerini söyledi. Tekrar geri dönüp bu defa bavuldan el çantasına aktarma yaptım ve kadının yanına gittim. Bu defa tarttığında 33 kilo çıktı. Tabii gene almadı bavulu. Yeniden geri dönüp el çantasına aktarma yaptım. Artık el çantam patlamak üzereydi. Yamulmasınlar diye özenlice yerleştirdiğim kitaplarım fazla ağırlıkların altında eziliyordu. Cd’ler ve dvd’ler birbirlerini sıkıştırıyordu. Tekrar kadının yanına gittim. Artık sadece ben kalmıştım. Herkes içeriye bekleme salonuna girmişti. Bu defa artttığında bavul tam 32 kilo çıktı. “Oh be!” dedim.

Sevinç içinde bavulu teslim etmek üzereyken kadın bu defa “El çantanız kaç kilo? Eğer 8 kilodan fazla ise uçağa almanıza izin vermezler,” dedi. El çantasını da tarttık ve 13 kilo fazlam çıktı. Artık çıldırmak üzereydim. “Ne yapacağım? Uçak kaçacak bu gidişle,” dedim. “Fazla kilolar için para ödemeniz lazım,” diye yanıtladı. Bana THY’nin standına gitmemi ve ödemeyi oraya yapmamı söyledi. “Ne kadar ödeyeceğim?” diye sordum. “Bize hiçbir zaman söylemezler, ama acele etmeniz lazım,” diye ekledi. Koştura koştura THY standına gidip derdimi anlattım. Görevli adam “60 pound ödemeniz lazım, kilo başına 5 pound ediyor,” dedi. “Yanımda o kadar para yok, sadece 24 poundum var,” dedim. Adam biraz mırın kırın etti, ama bana 20 poundluk hesap kesip işimi halletti. Tekrar koştura koştura kadının yanına gidip bavulu ve el çantasını teslim ettim. Sonra da aceleyle bekleme salonuna gittim. Ama kargo bölümünde o kadar çantanın altında el çantamın ezilip kitapların yamulacağını bildiğimden canım bir hayli sıkılmıştı. Nitekim eve gelip çantayı açtığımda kimi kitapların yamulduğunu gördüm.

Hava alanına inip eşyalarımı aldıktan sonra dışarıya çıkıp taksi kuyruğuna girdim. Bana gelen taksinin sürücüsü sakallı takkeli yaşlı bir herif idi. “A-ha, bu heriften kesin bir sorun çıkar,” dedim içimden. Gideceğim yeri söyledim. “İnşallah,” diye yanıtladı. Herif sağ eliyle arabayı kullanıyor, sol eliyle de tesbih çekiyordu. “Zikire” o kadar dalmıştı ki, sapacağı yeri söylediğimde duymadı bile. Sonra başka yerden sapıp evin önüne geldik. Parayı öderken 1 lira eksiğim çıktı, “Biraz bekle, yukarıdan şimdi getiririm,” dedim. Tam o esnada arkamızda başka bir araba bekliyordu. “Eee, araba geldi be!” dedi. “Ne oluyor be?” dedim içimden ve arabadan inip bagajdan eşyalarımı aldım. Eşyalarımı bir köşeye çekerken elini uzatıp kabaca “Öde!” dedi. Artık iyice sinirlenmiştim. “Dur, şunları köşeye alıyorum,” dedim. “Hadi be! Araba bekliyor,” dedi. “Ne söyleniyorsun? Senin paranı ödüyoruz,” diye bağırdım. Parayı alıp mırıldana mırıldana arabaya binip gitti. Ah biraz vakit olsaydı da, herifi sokak ortasında şöyle evire çevire bir güzel dövseydim. Tesbih çekip Allah’ın adını anıyor, takke takıp sakal bırakıyor ya, cennete gidecek - babayı gider moloz herif!

Cumartesi günü Taksim’de merkezi Ankara’da bulunan Liberal Düşünce Topluluğu’nun düzenlediği bir seminere katıldım. Bazı arkadaşlar ve hocalar ile konuşma imkânı buldum. İlk konuşmacı Atilla Yayla idi. Konuşmasına başlamadan önce biraz sohbet ettik. “İyi ki geldin, Böhm-Bawerk’in 1000 küsür sayfalık kitabı çevrilmek için seni bekliyor,” dedi. Bunu duyunca “Amanın!” dedim içimden. Londra’dan konuştuk. Hoca da zamanında orada kalmış. “Bence İngiliz kızları Avrupa’daki en güzel göğüslü kızlardır,” dedi. Öğlenleyin ara verildiğinde, getirilmiş olan sandviçlere saldırdım, kolaları içtim. Kurabiyeleri dolu dolu yiyip, İngiliz usulü sütlü çay içtim. Hatta bir ara, masaya konulmuş olan çay termosunu elime alıp ortalıkta dolaştım. Akşamleyin seminerden sonra İstiklal caddesindeki bir lokantaya toplu halde yemeğe gittik. Londra’da gayler ile yaşadığım maceraları ve özellikle Soho’yu anlattım masada. Çeşitli milletlere mensup kızlar hakkında aydınlatıcı bilgiler verdim. Hesapları ise Liberal Düşüne Topluluğu karşıladı. :) Yaşasın emperyalizm! :)

Cumartesi günü Beyoğlu’ndaki kitapçıları şöyle bir dolaştım. Hitler’in devasa iki ciltlik biyografisinin ilk cildi olan “Hubris” çıkmış. Böyle mühim ve mümtaz şahıslara ait kıymetli eserlerin dilimize kazandırıldığını görerek sevindim. Elime alıp fiyatına baktığımda ise içimden bir küfür salladım: 38 Törkiş lira. Ciltlisi de 48 Törkiş lira. Aynı kitabi Londra’da görmüştüm. Daha küçük boyda ve daha ucuza satılıyordu. İthaki yayınları gidip kitabı kocaman tuğla gibi bir boyutta basmış. Sanki daha küçük ve hesaplı bir boyda basmak mümkün değilmiş gibi! Resmen adam soymak için kitap basıyorlar!

O kadar süre Londra’da kaldıktan sonra Türkiye’nin siyasî ve güncel meseleleri bana o kadar saçma ve aptalca geliyor ki, artık televizyonda haberleri izlemiyorum. Gazete okumuyorum. Bütün o saçmalıkları gördükçe bu memlekete demir yumruklu bir Führer’in gerekli olduğuna daha fazla inanıyorum. :) Sadece dört kanal izliyorum: Ntv, Cnbc-e, National Geographic ve Discovery Channel. En azından en çok özlediğim şeyi yapıp kitap okuyorum.

Türkiye’de doktora öğrencisi olduğum için haziran ayında doktora yeterlilik sınavına girmem gerekiyor. Tam manasıyla aptalca bir sınav. Zaten doktoraya girmiş bir öğrencinin doktora için yeterli olup olmadığını kontrol ediyorlar. Sınava hazırlanabilmek için vakite ihtiyacım olduğundan, rahat rahat çalışabilmek için Türkiye’ye döndüm. Londra’da bunun için ne vaktim ne de yeterli kaynaklarım vardı. Şu dümbelekçe sınavı hallettikten sonra burs meselelerine dalıp kapağı bu defa okyanusun öte yanına, ana vatanımız USA’ya atayım diyorum. Belki şansımız yaver gider de, Yüce Bush’un tebasına geçeriz.

4 comments:

gaykedi said...

hoşgeldiniz efendim, kitaplarının ezildiğine üzüldüm bu arada ilk yaratıkla karşılaşmışsınız bile, zikir çeken taksici :)

gaykedi said...

evet yaa universite mezunu görgüsüzler bende daha bir tiksinme
duygusu uyandırıyor :(

bliyaal said...

Bizim üniversitelerin niteliği düşünüldüğünde, üniversite mezunlarının böyle görgüsüz tipler olması gayet olağan. Ben Londra’dayken oradaki Türklerin ne kadar ezik insanlar olduklarını bizzat görmüştüm. Birazcık bir yerlere geldiler mi hemen burunları kalkıyor. Aslında böyle davranan insanlar boş insanlardır. Zira ellerinde gerçekten gurur duyabilecekleri hiçbir meziyetleri yoktur. Bunların anlayacakları tek dil aşağılanmak ve küçük düşürülmektir. İnsanların arasında küçük duruma düşmekten çok korkarlar, çünkü bir anda havaları söner.

Anonymous said...

Yurtdışındaki Türkler

Bir de buradaki Türklerle bir tanışsaydınız, çoğunu tanıdığınıza pişman olurdunuz! 'Burası' neresi mi, hiç sormayın, ne olursunuz.